ÇOCUK SAĞOLSUN :)

Blog yazmaya heveslendiğimden beri, diğer insanların yazdıklarını daha dikkatli okumaya başladım. Ev işlerini bitirip elimde bir kitap devrilme günlerimin bittiğini kabullendiğimden beri (bkz. bebek bekleyen babanın günlüğü) gündelik hayatla daha ilgili olmaya çalışıyorum. Yok artık öyle Jane Austin’ le romantik aşklar yaşamak, fantastik dünyaların içinde kılıç sallayıp büyü yapmak. Kurtuluş Savaşı’ nın en zor koşullarında daha iyi bir dünya için umut etmek, geldiğimiz noktada hayıflanmak, nasıl değiştirebiliriz diye araştırmak, sorgulamak…Artık bebek bekliyorum. (Iyk hamileyim, sürekli açım, sürekli ağlıyorum.) Önemlilerim değişmedi belki ama aciliyetlerim değişti. 

Daha sağlıklı olma çabası başladı. Düşüncelerimden başladı. Artık tek kişi değilim, iki kişiyiz. Çoğaldım. Annesi onu tarlada doğurduğu için “sen canını sokakta mı buldun” diye sitem ettiğim kocacım benim ağzıma yemek tıkaladığı kadar kendine de dikkat ediyor artık. Kendisi çamaşır makinesini tek başına sırtına vurup 5 kat çıkarmış bir insandır. ”Hayırdır?” dedim, “Çoğaldım artık dedi, kendime iyi bakmam lazım ki size iyi bakayım” Çok şükür, ama kıyamet kopacak diye bekliyorum. Benim yedi senedir yapamadığımı veled anında yaptırdı. Aaah ah…

İkimizde hayata daha olumlu, daha rahat bakıyoruz artık. Bebek,şimdiden benim ellerimi tutun diyor. Hayatın sorunlarına karşı yumruk yapmayın ellerinizi. Sıkıldığınızda sigaraya sarmayın hemen. Derin derin nefes alın önce. Çıkıp dolaşın azıcık, camı açıp derin derin nefes alın, meyve yiyin bir tane, mırlayana kadar kedilerinizi sevin, balıklarınızı seyredin. Konuşun benimle. Annem seslendiğinde karnının yüzeyine yaklaşıyorum. “Elini koy üstüme burdayım, yanınızdayım. Sizi seviyorum.Siz de beni sevin, emek verin.”. Kocacımla ellerimiz üstünde birleşiyor. Tamamlanıyoruz.

Bilgisayar karşısında otururken gazete okuyup, nette gezinirken kahve-sigara yapmıyorum artık kendime. Nasıl da severim oysa.Neyse. Elma, armut, havuç, marul ne varsa yıkayıp bir tabak hazırlıyorum, gelip gidip onları atıştırıyorum. Kocacım evdeyse yanıma oturuyor, bir eli karnımda, bir eli kumanda da keyif yapıyoruz. Üç kişi olduğumuzu bilerek. Yok öyle artık “Şurayı toplayalım, burayı düzenleyelim. Şunu ödedik, bu kaldı. Nasıl ödeyeceğiz”  Halledeceğiz. Çoğaldık artık.

Kocacıma  saz çalıyor diye vardım. Evlilikte iyi baktım herhalde ki çok tembelleşti, çalmaz oldu. Ellerim unutmuş diyordu ara sıra eline alır da tıngırdatırsa. Her akşam saz çalmaya başladı. Niyeymiş, karısı demiş ki çocuğun müzik kulağı gelişecek. 

İkisi felçli dokuz kediyle 4 sene 95 metrekarede beraber yaşadık. Yer tuvaleti vardı, deliğe yapıyorlardı. Lakin basit bir matematik hesabıyla İki tane kırık kedi dötünün pohlu bezini değiştirmek günde 3 kere, 7 tane sağlam kedi dötü günde ikişerden yapsalar,hesab et iki de biz insan köleleri sayarsanız; günümün büyük kısmı tuvalet temizleyerek geçiyordu. Hatta çalışıyor musun diyenlere ev hanımıyım ya da “Pohtan İşler Müdürüyüm”diyordum. Felçlilerden biri öldü, “Afilli Hırbolar Çetesi” ni özgürce oynayabilecekleri halamın bahçeli evine aktardık. Felçli Karaoğlan, Trikosaykotekiriki Lili, nazlı kızım Güzel’ le başbaşa kaldık. Bir kaç gün böylece sakin geçti. Sonra ” ya bu çocuk kedilerin arasında konuşmadan önce miyav diyecek” diye bir fikir dilimden fırlayıverdi. Süper kahramanım kocacım üç gün içinde sorunu çözdü! Artık, akvaryumumuz var. Su tosbağalarımız var. Kuş almak için önümüzdeki ayı bekleyeceğiz çok şükür! Tavşan ya da hamstır konusunda kararsızız. Evde biz değil, köpek sıkılır(!), olmaz.  

Yazarken farkettim.Biz (üç kedi, iki kaplumbağa, yedi balık, bir bebek, durmadan tıkınıp hala açım ben diyen ben) TRT FM dinleyip mırlıyoruz. Ev ıhlamur kokuyor. Sardunyalar, Mevlana Kaşıkları çiçek açmış.Güneş cama vuruyor. Beraberiz, huzurluyuz,mutluyuz. Balıklar ne yapıyor emin değilim gerçi :)

Posted in ÖykülerStories | Yorum yapın

ÇOCUĞU EĞİTMEK

Yazı alıntıdır

Ahu Altan

Hayat Bir Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?
Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, ‘Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum’ dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:
Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı ‘insan yetiştirmek’ olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını
alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını…
Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden ‘neden ben değil de o?’ demeden…
Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.
Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.
Kitaplardan keyif almasını.
Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı.Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona,sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.
Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.
Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar,bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine…
Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret.Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret,başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. …
Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret.
Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona…
Bilginin en büyük güç olduğunu öğret.Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.
Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.
Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı…
‘İstemiyorum’,'hayır’ demeyi öğret ona, istediğinde ise ‘istiyorum’ demeyi.
Sevdiğinde ise’seni seviyorum’ diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını…
Sorgusuz sevmeyi…
El yazısı ile notlar yazmayı…
Lafı dolandırmamayı ….
Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.
İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret… Ama en çok da kendini sevmesini öğret… Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini…
Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini…
Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını…

Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona… —”

Posted in ÖykülerStories | Tagged , , | Yorum yapın

CANIM SIKILIYOR

Şu aralar iyice yüzeye çıkan canım sıkılıyor duygusunu annemden öğrendiğim” sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz” ya da büyüdükten sonra “çabuk koca bulursun” telkinleriyle atlatmaya çalışıyordum. İşe yarıyor mu? Tabi ki de hayır. İnsanların her türlü önerilerini deneme çabalarım iç sıkıntımı artırmaktan başka bir işe yaramadı üstelik. Günlük yaptıklarıma bakıyorum hiç bir şey yapmamışım. Yalnız o hiç bir şeyleri yapmayınca ev, hayatımız hatta kocacımın iş hayatı bile zıvanadan çıkıyor. Bunu son dört aydır klozetimizle aşk yaşarken fecifena öğrendim. Artık hiç bir şey yapmıyorum diye şikayetlenmiyorum. Yaptığım şeyler canımın sıkıntısını geçirmeye, oyalanmama yetmiyor diye söyleniyorum.

Biri felçli dokuz kedili bir evi bal dök yala temiz tutmak zamanımın çoğunu alsa da gebeliğim sebebiyle sadece üçü kaldı. Kocacım da bana Sevgililer gününde akvaryum ve balık aldı. Peh, kedilerden sonra camdan bana bakıp ağzını açıp kapayan balıklarla mı oyalanacağım. Gerçi Işıklarını yakıp seyretmeye başladığım zaman beynim duruyor zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Otistikliğe doğru hızlı adımlarla ilerliyorum.

Örgüden, dantelden, ıncık-cıncık işlerden öteden beri ıyk gelmiştir. Kurduğum tümcenin Türkçesizliğinden de konuya bakış açım anlaşılır sanırım. :) Ne severim ben, ya da ne yapmaktan hoşlanırım, ne isterim. Bu paniğin altında birazcıkta çocuk geliyor bir şeyler yapmam gerek bir daha yapamayacağım duygusu var. Bundan önce ne yapıyordun dersen, hiç bir şey. Şimdi ne yapmak istiyorsun dersen “hiç bir şey yapmaya devam etmek istiyorum”  Hiç bir şey yaparken canım sıkılıyorsa ve buna devam etmek istiyorsam ben olsam şahsen kendime ” rahat batıyor, zıbar!”  der miyim? Derim derim…

Posted in ÖykülerStories | Tagged | Yorum yapın

BEBEK BEKLEYEN BABANIN GÜNLÜĞÜ

Geri dönülemez bir biçimde hamileyim. Kabul etmem, bulantılardan başımı kaldırıp ne olduğunu anlayacak kadar kendime gelmem yaklaşık dört ay aldı. Hala kendimi biraz aldatılmış, biraz şaşkın, çokça korkmuş hissediyorum. İstenmeyen hamilelik değildi, istenen hamilelik de değildi. Sadece bir gün çocuk istiyordum elbette. Bir gün! Sonra otuz iki yaşımdan gün alırken aniden o günün içinde uyanıverdim. Üç paket çubuk krakeri yumuşak çikolata kavanozuna batırarak yedim. Paket bitti diye ağlarken ağlayacak yeni bir şey keşfettim.Tanrım!Çubuk krakerleri çikolataya batırarak hem de afiyetle yemiştim! Hamileyim!

Ne testler, tahliller,doktor muayenesi ne çevreden gelen çığlık çığlık tebrikler ne de bedeninizin elleri bile olmayan miniminnacık bir canlı için sizden izinsiz ve habersiz uygulamaya soktuğu hayat düzeni kuralları…Yaşıyor, sürükleniyor, direniyor ve bir an sonrasında o kadar kıpırtısız, doğal, sakin bir anda anlıyorsunuz. Hamileyim.

Sanırım planlı gebeliklerde beklenti içinde olduğun için neler yaşayacağınla ilgili ya da yaşadıklarınla ilgili bir fikrin oluyor. Daha hazırlıklı oluyorsun. Beklentisizken? Eh şöyle anlatayım. “Aybaşının gecikmesi mi? Zaten 28-30 gün de bir geliyor ama ileri-geri 7 gün oynayabilir. Son üç haftadır birer ikişer gün arayla yatılı misafir ağırlıyoruz.  Gündüz şehir gezdirme ve alışveriş turlarının akşam eğlence masalarında eşlik etmenin yorgunluğu var. Alkol kullanmıyorum. Midem rahatsız da biraz. Şu aralar çok uykum var. Sürekli  yorgunum. Havalar da çok dengesiz zaten. Gecikmesi normaldir.”

Kocacım çağırdığı zaman konuşmalarımız: “Hatun gel mıncıklayayım, çok güzelleştin sen,dolgunlaştın sen” “Aşkım parfüm kokuyorsun” “Senin burnun kokuyor” Gerçi her zaman iyi koku alırdım, hele bulantılar sebebiyle sigarayı da azaltınca çevremdeki insanların hayatını cehenneme çevirmeye başladım.

Bir kadının hayatındaki en önemli şeylerden biri kız kardeşten de yakın “en yakın kız arkadaş”ım bile o çok sevdiği şekerli çiçek parfümlerinden benim yüzümden vazgeçti o dönem. Şekerli Çiçek Kızım’ ın ilk dikkatini çeken sigaraydı. “Bıraktın mı kaç saat oldu içmedin?” “Yok midem bulanıyor, çok halsizim zaten şu aralar. Yemek yiyemiyorum. ” “Hamile misin yoksa” “Yok canım daha neler, havalardandır…”

Burası  özel ilgi noktası. İçime kurt düşen, kıvranmaya başladığım, telefona sarılıp “akşama iki ekmek, yoğurt bir de eczaneden gebelik testi alır mısın” dediğimde gürültülü bir sessizliğin kulaklarımda patladığı yer. “Emin misin?” Üf kocacım durumu. “Hayır değilim, onun için test istiyorum”

Kocacımın sarılan kollarının, sıcacık göğsünün bile koruyamadığı huzursuz ve uykusuz bir gecenin sabahında, kullanma talimatına göre sabah ilk idrarla yapılması gerekiyormuş, elimde bir çubuk banyoda dikiliyordum. “Yapmadın mı hala?” “Damlalığı deliğe düşürdüm, testin üstüne yapsam olmaz mı?” ” Olur herhalde bir tane daha alıp geleyim ben bu arada” Sabırlı insandır fakat yine de içten gelen bir başka bir şey var, adlandıramadığım, anlamlandıramadığım coşkun bir duygu. Sonra düşüneceğim, midem bulanmaya başladı.

Üç gün süreyle evde yapılan eczane testlerinde hiç çizgi çıkmadı. Bulantılar ağırlaştı, kusmaya çevirdi. Kocacımın vardiyası geceye döndü. Gece çalışıp, gündüz uyumaya başladı. Ben onunla dönemedim. Hava karardımı tavuklar gibi koltukta uyuklamaya, sabahları kargalar kahvaltı etmeden uyanmaya başladım. Vardiyanın bitmesine iki gün kala korkunç sesler çıkararak üstüme kustum. Temizlendim, kocacımı uyandırdım.

Pimpirikli bir şekilde korunurken birden üç gün içinde kesilmeyen kusmalar başlayınca kadın doğum doktoruna değil dahiliyeye gidiyorsun. Çok da kibar bir kadıncağızdı. Tüm inatçılığımla “Hayır gebelik testi istemiyorum. Mümkün değil. İmkansız. Çok dikkatli korunuyoruz. Hem evde üç tane yaptık zaten bir şey çıkmadı” “Siz bir kan verin hele. Beta-HCG hormonu kan testlerinde çok düşük miktarlardayken bile çıkar. ” Hayır istemiyorum, imkansız,olamaz.” Zavallı ben, panik içinde sayıklarken eşim elimden tutup beni kapıya sürüklemeye başladı. Çok önemli ikinci bir ilgi noktasını gözden kaçırmamanız için tekrar altını çiziyorum. Beta-HCG hormonu nam-ı diğer hamilelik hormonu. Gözümün ucuyla son gördüğüm bilgisayara bakarken bıyık altından, çok ama çok bilmiş bir gülümsemeydi. Kadıncağız iyi bir doktor olduğu kadar bilge bir kadınmış da. Sessizce yapılacak testler listesine küçük bir çarpı koymuş o kadarcık! En önemli hayat dersi hiç bir korunma yöntemi yüzde yüz gebeliği ve bulaşıcı hastalıkları engellemez. O kondomu altı hafta önce atmamış olsaydım gösterirdim ben o firmaya, kondom takılmış merdaneden gebe kalmayı.

Ertesi gün sabah iş çıkışı eşim tahlil sonuçlarını alıp eve gelmiş. Geriye dönüp baktığımda o sabahı yavaş çekimde seyredilen film gibi sahne sahne hatırlıyorum. Mutfakta sofrayı kuruyordum. Kapıdan içeriye bastırılmış  duygu fırtınası ciddiyeti, yağmur-kömür-sabah serinliği kokusu, aşık olunan adamın seksiliğiyle girdi. Bayanlar sanırım bana katılırsınız ki hiç bir film yıldızı, manken ya da gözalıcı tip aşık olduğunuz insanın seksiliğe sahip değildir. Nazik bir tutkuyla öptü. Otur istersen dedi. Hayır, ne diyeceğini anlamadım. Tişörtünü pantolonundan çıkarmaya çalışmakla meşguldüm. Beni sandalyeye oturttu, karşıma geçti.”test sonuçlarını aldım” dedi. Yüzümü boynuna gömmeye çalışmakla meşguldüm. Kafamı kaldırdım, gözgöze geldik. “Beta-HCG hormonun çok yüksek çıkmış, ne işe yaradığını biliyor musun?” Soru sormuyordu aslında uyarıyordu. Tabi ki biliyordum, biliyorduk. Sonunda ellerim kucağıma düştü. Önüme koyduğu test sonuçları kağıdının en alt satırına gözlerimi diktim. Üç derin nefes aldım. Sözsüz, uluma gibi, anlamsız kelimelerden oluşan feryatlarımı göğsünde boğdu, yavaşça  salladı, saçlarımı okşadı. Hıçkırıklarım sessizleşene, çıkardığım anlamsız sesler sözcüklere dönüşene kadar sıkıca sarıldı. Bu çocuğu istemiyorum, ne olursa olsun aldıralım demek için yüzüne baktım. Her zaman ketum biri olmuştur. Yedi senenin sonunda ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlamak için bir tür içgüdü geliştirdiğimi söyleyebilirim. Vereceğim kararı bekliyordu. Baba olmanın gururunu, coşkusunu, umudunu ve daha on yüz bin milyon baloncuk mutluluk duygusunu hissetmek için kendine izin vermemişti henüz. Sadece dudaklarının kenarında mikroskobik bir gülüş kıvrımı vardı. Gözlerine baktım. Koyu kahverengi, dipsiz, sırlarla dolu…”Umarım gözleri sana benzer” Savaşı kaybetmiştim. Kocacımın hiç bir parçasından vazgeçemezdim. Birden gözlerinde güneş açtı, bal rengine aydınlandılar. Dudaklarında gizlenmeye çalışan gülümseme açığa çıktı, gamzelerinin içinde güller açtı. Nasıl yaptı bilmiyorum ama hem daha sıkı hem de daha nazik sarılmayı başardı. “Seni seviyorum.” dedi. “Ben de seni seviyorum” “Ben seni daha çok seviyorum” “Biliyorum” Tanrım, yanık kokuyor. Ben böğğgghlerken o yanık tencereyi temizliyordu.

” Mide bulantısı kavramının “ben bulanıyorum” ve “niye sallanıyoruz” la değişmesi de aynı günlerdedir. Yeni şeyler de keşfettirildim. “Durmadan açım, onu yiyebilir miyim lütfen” ve “her şey her zaman bu kadar kokuyor muydu?” ve tabi ki ” tuvaleti boşaltın böğğğk” Çalışmadığım, ev hanımı olduğum için minnettarım. Müşteri konuşurken kusamazsınız. “Siz anlatın ben dinliyorum, böğğğkk…”

Ömrüm boyunca bedenimin her haliyle barışık olmakla, biraz da bedensel isteklerim konusunda denetim sahibi olmakla övündüm. Öyle mi al sana, kalk gecenin üçünde yarım paket makarna yap ye de göreyim seni de, denetimini de…Sonra kocan seni mutfak masasına kafanı koymuş mutlu mutlu horlarken bulsun. Kilo aldığımı, artık bizi (evet bizi :) ) öyle hopdedik kaldıramayacağını farketmemiz de bu sıralara denk gelir diyebilirim. Hem de gayet kötücül bir gülümsemeyle.

Eşim aklıma gelince ister istemez yüzümün şekli değişiyor. H.Ö. ( hamilelikten önce)  Akşama ne yemek yapsam ve yemekten sonra ne yapsak arasında her zaman dudaklarım çok muzurca bükülürdü. Oyuncu bir şımarıklıkla akşama kocacımı şaşırtmak ve şımartmak için ne yapsam? H.S.Biraz utanıyorum açıkçası. Hayır, maalesef utancımın daha önceki muzır düşüncelerle hiç ilgisi yok. Kent merkezinde adamın elindeki poşete kustum. Hem de “ku…ğğğhh…scam” dedikten yarım saniye sonra sokağın ortasında…Kocacım sanırım dünyanın en hızlı poşet çeken adamı :) . Çok utandığım için ağlamaya başladım, zaten hormonlar sağolsun pek bahaneye de ihtiyacınız olmuyor açıkçası. Islak ve kuru olarak iki çeşit mendil uzattı. Bir tek şey sordu “neden ağlıyorsun, canın mı yanıyor?” “her kesin içinde kustum” “herkesin içinde kustuğun için mi herkesin içinde ağlıyorsun?” Eh sanırım susmama yardımcı bir yorum olmadığını siz de farketmişsinizdir :) Sonra üstüne ballı mısır yedim. Parmaklarıma akan balı da herkesin içinde yaladım.

Dönüşte eve kadar sakindim. Tuvalete önce kocacım girdi. Gerçi o tam klozetten kalkarken ben içeri dalıp onu ittirdim. Pantolonu inik, gece gözüne fener tutulmuş yavru ceylan bakışlarına karşılık yapabileceğim tek şeyi yaptım. Böğğğggh…Biliyorum iğrenç ama beni hala seviyor :) Tedbir olarak her odaya içine çıkarabileceğim plastik kaplar, yanına ıslak ve kuru mendiller bıraktı. Eh ne de olsa 21. yüzyılda erkeklerin elinde kalan tek krallık tahtından indirilmişti. Bu daha başlangıçtı.

Posted in ÖykülerStories | Yorum yapın

Atatürk Döneminde MEB’de Torpil

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir.

Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi: “Giriniz!” Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu: “Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…”

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur: “Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…”

Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir: “Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

Mektubun içeriği şöyle: “Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllıkokul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek: “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

Atatürk: “Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse.” Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985′te gazetesinde yayımlar. İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir….

Posted in ÖykülerStories | Tagged , , , | Yorum yapın

EN SON…

Yok olamaz bir hata yapmış olmalı bilgisayar. En son 24 Nisan’ da yazmışım.  Tam 9 ay. Nasıl geçtiğini anlamadığım hayatın içine gömülüp orada kaldığım 9, yazıyla da dokuz ay. Hamile olsaydım çocuk doğmuştu. Bense bomboş süzülmüşüm, oradan oraya sürünmüşüm. Yine bir şey yok aslında, yeni bir şey yok.

Bazen düşünüyorum da insanlar ondan kafayı takıyor önemli günlere ve haftalara.  Yapacak hiç bir şeyleri yok. Aynı anlardan oluşan yekpare bir zaman dilimine dönüşüyor hayat. Şu veya bu düşünce sisteminin önemli günleri,onu bekleyecek, onun üstünde konuşacak bir şeylere dönüşüyorGörsel. Her şeyin bir anda değişeceğine inanılabilir mucize günleri…

Posted in ÖykülerStories | Tagged | Yorum yapın

PET SHOPLAR KAPANSIN (MI?)

Merhaba, ben pet shopların kapatılmasına karşıyım. Bu anlatacaklarım ve soracaklarım sağlam tepki çekecek biliyorum. Lütfen hırlamadanve kıhlamadan önce ne anlattığımı anlamaya çalışın.

  • Türkiye’ de en az 1000 tane yasal, vergisini ödeyen, işçi çalıştıran Pet Shop olduğunu varsayıyorum. Sayıyı tamamen matematik özürlü olduğum için yuvarlak seçtim. Bundan daha azdır daha çoktur bilmiyorum. Meslek olarak tanımlanmıyor,hukuki olarak ticarethane diye geçiyorlar.  esnaf odaları ya da dernekleri gibi özdenetim sağlayacak birlik oluşumları yok. Bu 1000 ticarethaneden en az 3 kişinin, yani üç ailenin geçimini sağladığını varsayarsak, bir aileyi 4 kişilik çekirdek aile varsayarsak : 1000×3=3000 kişi çalışıyor; 3000×4=12.000 (oniki bin) kişi geçim sağlıyor demek. On iki bin kişi ortalama bir kasaba nüfusu demek! Pet shopları kapatırken, bu ON İKİ BİN İNSANI açlığa mı mahkum edeceğiz?
  • Dükkanları kapatınca SERMAYELER! ne olacak? Barınaklara mı? İçerdekiler açlıktan birbirini yiyor. Sokaklara mı? Trafik kazalarının, hasta ruhlu onlardan korkan, onları eziyet ederek öldüren insansıların önüne mi atılacaklar? Yoksa hepsine güzel güzel aileler mi bulacağız, sonsuza kadar mutlu yaşayacakları ?( amin :) ) Güldürmeyin beni. Dükkan sahipleri yine bildikleri işi yapacak. Kapatılan dükkanlardan geçinen on iki bin insan bu hayvanları yine satacak, geçinecek. Yiyecek değiller ya ;) Kapatılmalarından sonra, denetlenen pet shopların yerini gözlerden ırak, izbe köşelerdeki depolar alacak. Evlerin soğuk, rutubetli, seslerin duyulmayacağı, ızdırapların görülmeyeceği bodrum katları alacak. İçeri girip yardım etmeye kalktığınızda çaresiz merhametiniz “haneye tecavüz, hane içi gasp, hırsızlık” gibi “ağır ceza suçları”ndan yargılanacak.Yanlış mı düşünüyorum?
  • Bugün bir-iki dakikanızı ayırıp, internetten canlı hayvan satışını Gugıl Amca’ ya sorun. Denetimsiz, vergisiz, ne kadar çok satış yapıldığını görünce gözlerinize inanamayacaksınız. Doğal üreme masrafsız, el altından vergisiz satış, mis gibi nakit para. Oh ne ala. Bunların arasına bir de bizim kapattığımız on iki bini ekleyin…?
  • Şöyle bir örnek de vereyim. Devlet saf kanları korumak amacıyla kangal üretim çiftliği kurmuş. Yavrunun tanesi 900-1100 TL. Siz bir çift kangal sahibi olsanız, dişi kangalınız her batında 7-8 tane doğursa, her sene Mart- Nisan aylarında 7200 ila 8800 TL para demek…? Denetimsiz, vergisiz, masrafsız…Şu anda olan bu. Buna bizim kapatacağımız pet shopları ekleyin?

Önce düşünce dilimizi düzeltelim. Pet shop değil, Evcil Hayvan Dükkanı.

Evcil Hayvan Dükkanlarını kapatmak yerine düzenleyelim. Dükkanlara, kafeslere metrekare zorunluluğu getirilsin. İçimizde hayvansever mimarlar, iç mimarlar yok mu?

Tam zamanlı veteriner çalıştırma zorunluluğu getirelim. Eczanelerde ne kadar işe yarıyor bilinmez ama deneyelim mi?

Özdenetim sağlayacak mesleki örgütlenme sağlayalım mı? İnternetten bireysel, denetimsiz, vergisiz satanlara karşı Evcil Hayvan Dükkanı Sahipleri haklarını neden korumasın?

Kısırlaştırmadan satışı yasaklayalım. Üretici olmak isteyen damızlık almak istiyorsa çok daha yüksek fiyatlar ödesin ve üretime uygun arazisi, bu arazi de alt ve üst yapısı olduğunu, tam zamanlı çalışacak veterineri, hayvansever elemanları olduğunu  ispatlasın.

Yeni açılacak büyük, veterinerli, eğitimli hayvanseverleri ara eleman olarak çalıştıran dükkanlar ücretli (maliyetine)-ücretsiz barınak hizmeti versin. Aldığınız dükkana geri bırakın. Satarken kaydettik, Bizden veya şu dükkandan alınmış. Böylece hayvanlar ister üretim çiftliklerinden ister evcil hayvan dükkanlarından alınsın, geri dönecek bir yerleri olur mu sizce de?

Evcil hayvan dükkanlarının desteğini sağladıktan sonra, el altından üretim ve satış yapan, sağlığı denetimsiz hayvanları ortalığa salan, vergisiz kazanç sağlayıp yetim hakkını çalan insanlara karşı savaş açalım hep beraber. Köpekleri dövüş için yetiştirip satanlarla uğraşalım, daha iyi olmaz mı?

Hayvan üreticisi olarak vergilendirilmiş kazanç, Evcil Hayvan Dükkanları olarak vergilendirilmiş kazanç, daha çok veterinere iş, daha sağlıklı hayvanlar. Bilmem olur mu ki?

Posted in Fikirlerİdea | Tagged , , , | Yorum yapın